Bir asır öncesinin
Kozlucasına giderken, yolda Barış MANÇO' ya denk geldim,
konu dut ağacınından açılınca, benim bir eserimle başla
olmazmı dedi, bende kırmadım rahmetliyi. Biliyordum ki,
biz onun adam olacak çocukları, arkadaşım eşekleriyle
büyümüştük, saygıyla kendisinden ayrılıp bu eserini,
izniyle, burada kullanıyorum bir iki paragrafını
atlayarak.
Dut Ağacı
Bu sabah doğup büyüdüğüm
mahallenin sokaklarında dolaştım
çocukluğumu tekrar yaşamak istedim bu sabah ve bir an,
keşke bugün
hiç olmasaymış diye düşündüm, keşke dün dün kalsaymış
Şu sağdaki iki katlı ev
Nezahat hanımlarındı galiba
yok yok, bu Yekta beylerinki olmalıydı
Nezahat hanımlarınkinin yanı top oynadığımız boş arsaydı
iyi ama nerde boş arsa, ya bakla tarlası peki taş mektep
Nerdeler, kimler götürdü,
kimler çaldı o güzelim anıları benden
birden Rıza amcayı gördüm, yine o dut ağacının altında
oturuyordu
koştum ellerine sarıldım, önce tanımadı sonra Rıza
amcanın
sımsıcak ellerinde çocukluğumu yeniden yaşamaya başladım
rengini beğenmedim bugün
Rıza amca, üstelik bayağı süzülmüşsün
tabi, gece hayatı, içki, sigara, bakmıyorsunuz ki
kendinize
ilahi Rıza amca, birlikler umumi katipliğinden emekli
oluvereli
gecesi gündüzü bu dut ağacının altında geçerdi
Yıkılmadık ev bırakmadılar
mahallede, evlerle beraber
bahçeler de yok oldu
bir şu dut ağacı kaldı, onu da kesmeseler bari.
Birden gözleri parladı,
sahi sen televizyona filan çıkıyorsun, dedi
tabi ya, seni dinlerler, bir seferinde söyle, çık pat
pat söyle,
şu dut ağacını kesmesinler de
Dünü bilmeden bugünü
yaşamanın bedeli öylesine ağırdı ki
yarını bugünden kurtarmak için hayatımda ikinci kez söz
verdim
birinciyi tutamamıştım ama ikinciyi tutacağıma söz
vermiştim
Doğu Anadolunun en
güzel şehirlerinden biri olan Malatya'ya doğru,
Kayseri'nin o uçsuz bucaksız yaylalarından geçipte, dağların arasından
kıvrıla kıvrıla yol alırken, etrafında gördüğün sadece
bozkırlar ve kupkuru sıra dağlardır. Dünyanın en güzel
ülkesi olan bu cennet vatanımızın bu köşelerinin böyle
kurak, insanının böyle cahil olması, cehaletin
topraklardan dağlara vurması, dağlardan gelip geçen
avcının, çobanın her gördüğü ağacı ya kökünden kesmesi,
yada yakması, ayrıca bir hüzün verir, yolları kurak,
dağları boz gören yolcuya
Bu hüzün yumağı böyle sürüp
giderken, Malatya' ya ortalama 70 kilometre kala, sizi
Akçadağ'ın şirin bir kasabası olan Kozluca karşılar.
Kozluca' d80 karayolunun
geçmesiyle, vizyonu değiştirirken aslında bir tarihin
yattığı anadolunun vefakar ve cefakar insanlarının kara
toprakla iç içe yaşadığı bu Anadolu toprağı, bildiğimiz
Anadolu kasabalarından da pek farklı değildir aslında
ama zaman bizi tarihe götürüyor. Kasaba meydanına
geldiğimizde, yolun yamacında dağların solunda yer alan
ihtişamlı ağaçlar, harabeler, bir doku, bir tarih, bir
hatıra arayanların dikkatini çekiyor, bizde dikkat
kesiliyoruz. Orda tüm tarihin karşısında dimdik duran
dut ağaçları dikkatimizi çekiyor.
Ve kendimizi toprak
yollardan tarihi anımsatan yolda bir yolculuğun içinde
buluyoruz.
Yollarda bize tarih eşlik
ediyor, artık miadını dolduran dut ağaçları ve kaysı
ağaçları .
Ulaşıyoruz tarih dokusuna,
ulaşıyoruz bir tarihin başlayıp bir neslin geçtiği yere,
görünen oki burada bir nesil eşiklerde çelik çomak
oynamış, bir nesil kuzu otlatmalardan dönüşlerde
annelerinden yağlı ekmek dürümlerini beklerken komşu
çocuklarıyla dalaşmalarını görüyor gibiyim
Şöyle bakıyorum etrafa ve bana rahmetli Barış MANÇO yu hatırlatan
sahneler geliyor gözümün önüne
Yıkılmadık ev bırakmadılar,
mahallede evlerle beraber bahçeler de yok oldu
bir şu dut ağacı kaldı onu da kesmeseler bari
birden gözleri parladı.
Sahi sen televizyona filan çıkıyorsun, dedi.
Tabi ya seni dinlerler, bir seferinde söyle, çık pat pat
söyle,
şu dut ağacını kesmesinler de.
Gidip oturuyorum ve
soruyorum vefakar dut ağacına. Neler anlatacaksın bana
diye, iyiki sormuşum. Tarih boyunca yaşadıklarını
anlatacak bir dost ararmış gibi, beni baharda yeşermiş
otların üstünde gel dinle, der gibi beni gölgesine
çağırıyor. Soruyorum kendisine; anlat bakalım,
kozlucanın merkezinde, buradaki çocukların heyecanına
ortak olurken, ne olduda birden o köy çocuklarıni
karşıdan hüzünle seyreden üvey çocuklar gibi kaldın
buralarda tek başına?
ve başlıyor, yarım asırlık
dut ağacı:
Ben yıllar once, belki 1940
da, belki once, belki sonar, burada çocuklara ders
okutan dini ilmi ve ahlaki bilgileri veren her ocakta
bir ışık yakan, Hasan Maltaş'ın eseriyim diyor. Öyle ki
hatırlıyorum da, ben Malatya'da bir fide iken bu Hasan
beni sırtına sardı, üşenmedi onca yolu şimdi sizin bir
saatte aştığınız yolu, saatlerce yürüyerek sırf burada
bu kurak topraklarda bir yeşillik olsun geceleri kuşlar,
gündüzleri çocuklar, öğlenleri kuzular, gölgesinde
dinlensin diye beni buraya, şimdi buğusunu uzaktan
seyrettiğim kozlucaya getirdi diyor.
Neden şimdi buradan böyle
mahzun seyrediyorsun diyorum ve bir hüzün yankısı
hışırdıyor yapraklarında ve biliyorumki gözleri olsa sel
olup akacak göz yaşları
.
Belli ki çok çocuklar
büyütmüş, çok gelinler vermiş gölgesinde, çok ailler
doyurmuş yazın meyvesiyle, kışın sofralarında dut
pekmezi olmanın sevincini hissederek bir heyecan içinde
anlatıyor, dinliyorum.
Yıllar önce burası bir dağın
yamacı, iki külek buğday ekilen bir tarla iken, aşağı
köyden birkaç aile gelir. Bu ailelerin arasında,
aralarında köseler dedikleri soyda vardır, ben
hatırlamam o zamanları, bende benden önceki ağaçlardan
duydum diyor, dediğine göre çok eskiden bu topraklarda
yaşarlarmış ama 1878 1880 yıllarda buraya göç etmişler,
ondan buraları Köseler yurdu diye bilinir, o zamanlar
şimdiki gibi teknoloji yok bir kara çadır, birkaç koyun
diyor, gelip yerlermişler bu verimli araziye. Zamanla
aileler gelmiş, akrabalar gelmiş buralar mahalleyken köy
olmuş, büyümüş şanı yürümüş, her şey gibi tarihlede
insanlarda değişmiş, ev bark sahibi olmuşlar, bahçeler
yapmış tarlalar ekmişler, ekilen tarlalardan getirilen
ekinlerle insanlar yetişmiş, evlatlar büyümüş. Evlat
demek, gelecek demek, gelecek demek ülkenin ufku demek,
bakmışlarki bu nesil okumadan eğitilmeden bir yere
gelemez, o zaman ülkenin içerisinde bulunduğu durumlar,
savaşlar, ülkenin hali belli, çok yuvalar yıkılmış,
savaşlardan dönmeyen babalar olmuş, çok evlatlar gelip
dibinde ağlarken uyuyakalmışlar demeli, bunları diyor.
Demeli ki yeni nesil dinlemeli, ders almalı, ders
almalıda nesline ve aslına sahip çıkmalı, diyor. Hal
böyle oluncada bu çocukları bu nesili yetiştirecek bir
hoca bir eğitmen gerek demişler. Demişlerde acaba kimi
bulmalı, kime vermeli bu kutsal görevi, öyle birine
vermeliki evlatları emenet edebilmeli, acılara, dertlere,
ekonomik krizlere, sağlık sorunlarına rağmen bu
şartlarda çocukları eğitebilmeli, onları yolda
bırakmamalı. Öyle bi eğitmen olmalı ki üstünden bir asır
geçse bile ismi anılmalı, bakmışlar ve bulmuşlar ki; bak sen onun torunusun galiba diyor.
Bense hiçbir şey söylemeden
dinliyorum, devam ediyor.
Artık dut ağacının dilinde
bir Kozluca var, bakalım neler görmüş neler geçirmiş.
Dedim ya kösler geldi diye,
bir oba olarak gelen kösler burada bir mahalle, bir köy
kurdular, durmadılar geliştiler, Avrupalara gidenleri
oldu, gurbetleri tadanları oldu, kimileri alamanlara, kimileri
ise böyük şeherlere gittiler. Gittiler ama hiçbir zaman
bizi unutmadılar, sanma ki bu matemim beni unutan
insanlara, sanma ki benim gölgemde çocuklar
oynamamasının sebebi insanlar, hayır değil, bir gün bir
sonbahar mevsiminde, yine çalışkan köyümün insanları arı
gibi çalışırken, dur anlatmadan geçemem laf dan lafa
atladık, ama bu köyün insanları taa şu gördüğün
tepelerin ardında yaylaları var. İlk yazdan hayvanlarını
alır o yaylalara giderler, giderler ama gitmesine burada
da işleri vardır, tembel değildirler şimdiki sizin
nesliniz gibi, demezlerki mesaimiz bitti, çalışama saati
şu kadar olmalı, ben öğlen tatili, hafta sonu tatili
isterim demezler. Tek kaygıları vardır, helal kazanç.
Bu kazancı sağlamak için bahsettiğim yaylalara giderler
yazları, öğlen vaktinde hayvanlar (davarlar) ağıla
geldiğinde onlarda hemencecik buraya koşuverirler ve
kalan işlerine devam ederler, yorulmak nadir, tembellik
nedir bilmezler. Yine böyle bir sonbahar günü şu
gördüğün arka tarafta dağlardan aşağı allahın bir
takdiri, hiç beklenmedik anda bir sonbahar yağmuruyla
sel geldi, ben feryat etmiş olsam bile bunu insanlara
duyuramazdım zatı. Herkes yaylada olduğundan
erkeklerden de pek kimse yoktu galiba, her neyse bu sel
bir anda buradaki sıcacık yuvaları, çocukların oyun
bahçelerini, kuzuların ağıllarını, tavukların
kümeslerini, köpeklerin inlerini, aklına gelen her şeyi,
yatağı yorganı, evi barkı, aldı gitti. Gitmesine gitti
ama giderken birde can aldı gitti, bu feryat hala
gözlerimde.
Bir karabulut oluştu,
kimse ne olduğunu anlamadan, ekinini harmanını, evini
barkını ve de canını bu sele teslim etti. İşte o felaketten sonra benim makus talihim baş gösterdi ve burada yıkılan
evlerin yerine devlet şu karşıda gördüğün betonerme
evleri inşaa etti, inşaa etti etmesine ama benim
çocuklarım, benim evlatlarım, hiç ayrılamadılar buradan,
gittiler yavaş yavaş ama her fırsatta bana geldiler.
Hayat kaygıları, çocuklarının okulları, şimdiki gibi
dağıtmıyordu onları, sigorta günü doldurma dertleri
yoktu, nasılda gelir gölgemde bi cigara tüttürür, bu
seneki harman nasıl olacak acaba der dururlardı ama
artık öyle değil, maalesef yavaş yavaş çekildiler
1955/1960 ilk göçler başladı, aha o sizin geldiğiniz yol
var ya, işte o yol yapılmaya başladı, ya ben bi yandan
üzüldüm evlatlarımı kaybediyorum diye, bir yandan da
sevindim evlatlarım burada kalsalar iki dağın arasında
cahil gelip cahil gideceklerdi, ben kaybettim onlar
kazandı, yol geldi yolla medeniyet geldi, ilim geldi
irfan geldi, her gelen yenilik ve gelişme onları benden
biraz daha uzaklaştırdı ama ben bilirim, insanımın
vefalı olduğunu, onca hayat kaygısı içinde beni
unutmadılar. Artık öyle gün geldi ki, bir kara çıra ile
aydınlanan tezekle ısınan evler, elektriğinde gelmesi
ile (bunu çocuklardan duydum, bak şu aşağıdaki kaysı
ağaçları söyledi) ben bilmem ne olduğunu, sadece
seyrederim ışıl ışıl oldu, biz bu aydınlığın sadece
gündüz sağlanacağını zannederdik oysa insan isteyince ve
gelişmeye açık olunca her şey oluyormuş.
İşte
benim köyümde karşıya taşındı ve ben artık onu buradan
seyrediyorum.
Laf lafı açıyor, biz buranın
hocası Hasan hocayı unuttuk, o şu aşağıda gördüğün
çeşmenin hemen yukarısındaki üzümlerin olduğu yerde bir
cami vardı, işte o gördüğün caminin imamı idi, şu
karşıda gördüğün her evde ve solumda gördüğün aşağı
köydeki bir çok insanı şimdinin dedeleri, o zamanın
gençlerini hepsini, erinmeden, yerinmeden, yorulmadan
tek tek ilgilenerek okutmuş. Her eve bir fidan dikmiş,
her dimağa bir tad ve saygı bırakmıştır. Diyorum ki, bu
köyün bana olan saygısı sanki bana değil de, Hasan
hocanın yadigarı olduğum içinmiş gibi geliyor ve ben
buna kıskanmıyor değilim, aslında gerçekleri söylemek
gerekirse, işte böyle. Bu Hasan hoca herkesi okuttu, öyle zaman geldi ki,
kapısındaki insanlar onu şikayet ettiler, öyle devir
yaşadık ki bu çocukların ilim beşiği, irfan dimağı belki
de en tanıdığı, en çok yardımcı olduğu insanlar
tarafından gammazlanarak ipe gönderildi ama yaradan
gerçekleri kullarından iyi bildiği için hak yerini buldu
ve ipten döndü. İşte bu iki olay beni hep
hüzünlendirmiştir, şimdi neşeyle seyrettiğim köyün bu
iki olayı bana yaşatmış olması benim için çok büyük bir
elemdir, sel doğal afet ama hocasını şikayet edip ipe
götürmek, hiç de yakıştıramadığım ve hep utandığım bir
tasa olmuştur. Bana geldiğinde bağrımdaki yarayı sorup
bu akanlarda ne demiştin ya, işte benim bu sel ve Hasan
hocaya yapılan için döktüğüm gözyaşımdır onlar
Benim köyüm oraya taşınmadan
o akşamları ışıl ışıl olan Kozluca kasabası bir bataklık
bir kuraklık idi, oraya yolun gelmesi, insanlarıdan göc
etmesi sonucu oarası şimdiki gördügün haline gelmiştir.
Ben kozlucayı işte bunun için seviyorum, yolla birlikte
hem gelişti hem yetişti ama hala çok eksikleri olduğunu
duyuyorum, duyuyorumda bir iki çocuk üniversite denen
yüksek muallim mektebini kazanınca seviniyorlarmış, ben
sevinçlerine üzlüyorum, diyorum ki neden bu ihtişam ve
öngörü varken, bu çocuklardan sadece bir kaçı okuyor,
oysa hepsinin okuması gerekmiyormu, ülke şartları her ne
kadar okusa bile boş gezecek gibi olsada, her okuyan
çocuk her ilim bir ufuk bir ışık değimlidir. Ben bileme
bunları yerimde durur ancak önümden geçenleri seyreder
ve bir ibretlik olarak bana başvuranları varlığımı
hissedip sevincime ve kederime ortak olanlari ihya
ederim, ben buradan her eve gelen yeni gelinin
heyecanını, her çocuğun ilk ağıdını, her annenin evladı
için gecenin bir yarısı kalkıp ettiği duayı duyarım,
bununla birlikte bana bir adım daha yakın olan şu
gördüğün köy mezarlığına gelen, benim tanıdığım
yaşlıları, senin tanıdığın gençleri, bin bir feryatla
karatoprağa teslim edilişlerinide görürüm. Bir gün
ellerinde yemekler, bayraklar, gençler gelin alırken,
bir gün omuzda tabut karatoprağa dönerler. Ben bunları
hep yaşarım, işte böyle bişidir kozlucaya karşıdan
bakmak ve daha güzel olanı ise bir bahar akşamı buradan
baktığında ışıl ışıl olan Kozluca kasabası. Geceleri
büyük şehirler gibi pırıl, gündüzleri ise bir
cennetbahçesi gibi yemyeşildir. Her sevincimin sonunda
bir hüzün olduğu gibi baharın sonunda da bir kuraklık
çöker kasabaya. İşte ben şimdiki gençlerime diyorum ki,
ağaç dikin, toprağınız yaşasın, ilim öğrenin nesliniz ve
kültürünüz yaşasın. Bakın Hasan hocaya, hem dikili bir
ağacı, hem de her evde yeşerttığı bir ilim fidanı var ve
maalesef işte tam karşımdaki köy mezarlığında, ebedi
istirahatgahında her sabah yine kalkıp soğuk suyla
abdest alıp o yanık sesiyle cemaatini sabah namazına
kaldırmak ve uyuyan çocuklara şifa, dertlilere deva
olmak, yolculara yol göstermek, düşmana korku, dosta
güven vermek için kalkıp hiç erinmeden sabah ezanını okuyor.
Ben biliyorum ki, nasıl
benim suyum kesilince ben kurursam, bu kasabamın da
ezanı susarsa, maalesef ağaç diplerinde narin
bedenlerini zehirleyen, gençlerin okunan ezanlar
zorlarına gitmeye başlar ve artık yeter derlerse, işte o
zaman önce Hasan hoca, sonra ben, sonra bu köy kahrından
ölür, zira bu şartlara kolay gelinmedi, bu topraklar
kolay elde edilmedi, birkaç kişinin etkisiyle adı
kirlenmemeli.
İşte böyle delikanlı, ben
bakınca bunların hepsini bir çırpıda görürümde, siz
gençler nedense sadece küçücük bir pencereden bakar ve
önünüzü görürsünüz, ben sabit halimle bunları görürken,
sizler gelişen dünya düzeninde, daha iyi yi, daha güzeli
görebilmelisiniz, işte görebilirseniz tıpkı benim
buradan hevesle seyredip gurur duyduğum gibi, sizde
gelecekten emin olursunuz.
Öngörü denen şey bu olmalı,
Hasan hocanın diktiği gerçek fidanlar bunlar işte
.
Kozluca' da
dut ağacı olmak, acısıyla, tatlısıyla işte böyle bir
şeydir.
Hilmi
Maltaş / Amerika
28.09.2007
................................
Yazarın diğer
yazıları:
|