|
İnsan, doyurucu, verimli ve amacına ulaştıran bir hayat
yaşamak istiyorsa, her şeyden önce bunun bilincinde
olmalıdır. Neyi, nasıl yaşaması gerektiğinin farkında
olmalı. Bu da yetmez. Nasıl yaşayacağının inceden
inceye planını yapmalıdır. Tabiri caiz ise her anını
hayatının tasarımıyla geçirecek zihni yoğunlukta
olmalıdır. Ancak böylesi insanlar, kendilerini
yönlendirmek, kontrol etmek isteyen zihin
yönlendiricilere karşı koyabilir.
Takdir edersiniz ki, bu tarzda bilinçli hayat bir hayli
özgün ve kendinizindir. Tamamen sizin uhdenizde, sizin
eserinizdir. Kendi hayatınıza sahip çıktıktan sonra,
işiniz hayli kolaylaşıyor diyebiliriz. Kararlarınızı
vermenin ve sonuçlarına katlanabilme olgunluğunun
vereceği mutmainliği yaşamaya başlayabilirsiniz artık!
Hayatınızı belirli ilkelere göre yaşamak size çok önemli
olan altın dengeyi sağlayacaktır, şüpheniz olmasın. Bu,
şu anlama gelmektedir kısaca; ilkesiz hayat sonuçsuz ve
aynı oranda kayıplarla geçen bir ömür demektir.
Yaşamınızı özgün ve özgür yaşamanın en önemli kuralı
tasarı sahibi olmaktır. Tasarıları şekillendiren de
ilkelerdir takdir ederseniz. Hayatımızın akışını
durdurmak ya da yavaşlatmak elimizde değilse de, nasıl
yaşayacağımız, nelerle dolduracağımız bizim elimizdedir.
İçi boş, kof bir hayat da yaşayabilir, dolu, dolu
geçireceğimiz bir hayat da yaşayabiliriz.
Bu artık bizim tercihlerimize ve hayata dair
tasarılarımızın olup olmadığına bağlıdır.
Sınırsız bir hayat verilmiyor bize. Ne zaman
sonuçlanacağı meçhul bir süre ile sınırlı olsak da,
sonsuzluğu yakalayabiliriz. Bunu yine önümüze
koyacağımız ulvi amaçlara ulaşma kararlılığıyla
başarabiliriz.
Hepimizin şöyle veya böyle ulaşmayı düşündüğümüz
hedeflerimiz, ulaşarak mutluluğa kavuşacağımızı
umduğumuz beklentilerimiz vardır. Bunlar için savaşım
verirken, hayallerimizde onları canlı tutmaya çalışırız.
Her bir beklentimize kavuştuğumuzda kendimize olan
güvenimizin pekiştiğini, hayallerimizin sadece hayal
olarak kalmadığını, pekâlâ gerçekleştirilebilir
olduklarını görür ve mutluluğun hazzını yakalarız! İşte
her bir safha gerçekleştikten sonra doyumsuz bir halde
bu hayat benim! Nasıl dolduracağım, bırakacağım mirasla
anlaşılacak.düşüncesine varırız. Aynı zamanda, bunun
bize önemli bir sorumluluk yüklediğini de duyumsarız.
Her anından sorumlu olduğumuz ve hesabını vereceğimiz
bir hayat düşüncesi, hayatımızı çalakalem değil,
şuurlu, planlı programlı, olumlu ve faydalı tasarılarla
geçirmemiz gerektiğine götürür bizi.
Hayatımız bize emanet veriliyor. Bir başkasının eline
bırakılıp yaşansın diye değil! Dolayısıyla senin
yaşayacağın hayatın tek sahibi sen olmalısın.
Kararlarını verirken kendi özgün düşüncelerine göre
vereceksin. Aklını bir başkasının ipoteğine
ırakmayacaksın. Değil mi ki, bu hayatın hesabını da sen
vereceksin! O halde kendin olmayı başarmalısın önce.
Kendini bilen
Rabbini bilir gerçeğini gözden kaçırmamalısın! Modern
hayatın dayattığı sanal hayatlara iltifat etmemelisin!
Bu ancak ulvi amaçlardan saptırma teşebbüsleridir!
Tasarılarımız iman kaynaklı olmalıdır. İmanlı bir
hayatın mimarı olmak için Rabbe yönelmekten başka yolu
yoktur. Tek değil, çift hayatlı insanlardan olmak,
hayatına güzel anlamlı ve kurtuluş nefhasına ulaştıracak
bir yön vermek istiyorsan, dön Rabbine
Paranın değersiz olduğu, çarşı ekmeği yemenin lüks
sayıldığı dönemlerde yaşayan arkadaşımın dedesi, 30
yıldan fazla süre emekli olarak yaşayıp, hakkın
rahmetine kavuştu.
Bugünkü yazımızda, tasarruf hikayelerinden şahit olduğum
bu dedemizin tasarruflarından bahsedeceğim. Allah uzun
ömür versin, arkadaşımın usanmaz tasarruf hastalığı bu
Ali dedesinden miras kalmıştır.
Ali dede, Ziraat Bankası'ndan emeklidir. Üç ayda bir
aldığı emekli aylığını, kendisi ile birlikte, onun
deyimiyle "7 baş nüfusu" besler, giydirir, yedirir -
içirir. Hayır hasenatını yapar, kurbanını keser,
fitresini dağıtırdı.
O'nun tasarruf tedbirlerini bugün uygulayabilsek, sahip
olamayacağımız hiçbir şey yoktur.
İşte Allah nur içinde yatırsın Ali dedemin tasarruf
tedbirleri:
Dede'nin evinde çay sadece cumartesi veya Pazar günleri
sabah kahvaltısında demlenir, açıkça olan semaver çayı
adeta koklanarak içilirdi.
Mahallede çoğu kimsenin evinde televizyon, buzdolabı,
çamaşır makinesi olmasına rağmen, onun evinde yoktu.
Olmaması bana göre, parasızlıktan ziyade yakacağı
elektrik masrafındandı.
Lambalı antika radyosu sadece sabah saatlerinde,
Aspirin'i atıp, kahvesini yudumlarken açılır, önce ajans
dinlenir, birkaç müzik dinlendikten sonra Belkıs Akkale
çıkmazsa fişi çekilirdi.
Floresan ampuller yaygın olmasına rağmen, verdiği ışığın
fazlalığına bakıp, çok elektrik yaktığına inanarak
60'lık sarı ampulden vazgeçmezdi. Gece lambası, adaptöre
bağlanmış 1.5 voltluk küçük bir el feneri ampulüydü. 3-5
yılda bir patlasa kıyametler kopar "Lamba yerinden
oynamasaydı patlamazdı" der, çocuklarına kızardı. Yatsı
namazından sonra yanan tek ampul söner, 1.5 voltluk gece
lambası yakılır,sabah ezanıyla birlikte o da
kapatılırdı.
Çarşı ekmeği sadece sabahları çocukların ısrarı ile
alınırdı. O, sabahları evde yapılmış peksimeti tavsiye
ederdi.
Belediye suyu zeytinyağı gibi değerliydi. Avlunun bir
başındaki musluğa önce hortumun bir ucunu takar, diğer
ucunu su küpüne koyduktan sonra ya geri döner musluğu
açar, ya da birinin açmasını isterdi. Suyun bir
damlasının yere gitmesine tahammülü yoktu. Hiçbir evde
lavabo olmadığı gibi, onun evinde de yoktu. Abdest
almak, el yüz yıkamak için duvara monte ettiği, ağzı
kapaklı, 20 litre kadar su alan küçücük bir musluğu olan
deposu vardı. Buradan incecik akan su ile ihtiyaç
görülürdü.
Elinden çimento ve mala, bir de boya fırçası ile antipas
düşmezdi. Evin avlusunda deleme (topaç) çevirmemize izin
vermez, "Betonu kırıyorsunuz" diyerek bizi sokağa
kovarken, gördüğü en ufak deliği, çatlağı sıva ederdi.
Evde kullanılan kovaların dibi delinince içine beton
döker, uzun bir süre de öylece kullanılmasını sağlardı.
Demir kapısını, evdeki teneke sobayı ve boruları her
sene boyar, başka insanların bir yıl kullandığı bu
boruları, o senelerce kullanırdı.
Naylon terlikler çoktan çıkmış olmasına rağmen, onun
evinde haphap (takonya) kullanılırdı ki, her biri tamir
edilerek belki 10 yıl idare ederdi.
Giysi sadece büyük çocuklara diktirilir, alınır. Üç kız,
iki erkek çocuktan büyük olanın giysileri, bir sonraki
sene diğerine giydirilirdi. Onlardan giyecek kimse
kalmayınca, giysiler torunlara devredilirdi.
Dışarı çıkarken giydiği elbise iyi kumaştan diktirilmiş,
yıllarca yeni dururdu. Her zaman ütülü ve temizdi. Ama
ev içinde giydiği yamalı olabilirdi. Ütüleri elektrikli
değildi, kömürle çalışırdı. Tüp yerine gaz ocağı
kullanılır, yemek üç ayaklı odun ocağında pişirilirdi.
Oğulları, babalarının kendisi için ayakkabı aldığını
görmemişti. Kahverengi deriden, kalın lastik tabanlı
ayakkabısını özenle temizler, badem yağı yedirir, Nuri
Leflef boya ile boyar, az cila sürerdi. Giydiği ayakkabı
eskimediğinden, yenisini almazdı.
Sarayönü'ndeki şekerci Hayati'den aldığı rengarenk
lokumlarını, kilitli camlı dolabında saklar, çocukları
sevindirmek istediğinde ve bayramlarda açıp, büyüklere
birer, küçüklere yarımşar tane dağıtırdı.
Ali Dede, at sırtında askerlik yapmış, susuzluktan
yıkanamayınca canına tarayan bitleri dişi ile kırmış,
kıtlık senelerini yaşamış biriydi.
Evin zahiresini yıllık olarak alır, mevsimlik işleri
zamanını geçirmeden yapardı.
İlk yağmurların yağmasıyla toprak dam loğlanır,
çörtenden aşağıya akan su bir kovada birikir, kovanın
dibine çöken toprak tekrardan dama serilirdi.
Ali Dede bu kadar sıkı tasarruf tedbirini neden alırdı?
Bu tedbirlerden hiç sıkılmaz mıydı?
Bu soruya cevap ararken, oğlu olan İsmail beyden sorayım
dedim?
O da yukarıda saydığım hatıraların bazılarından
bahsederek, "Öyle yapmak zorundaydı. O zamanki üç aylık
emekli aylığı çok az paraydı. Bu tedbirleri almazsa ipin
ucu kaçar, bir daha tutulamazdı. Hatta bazen ekstradan
masraflar çıktığında parası yetmez, dostlarından borç
isterdi" dedi.
Ali Dede, ömrünü tamamlayıp, Rahman'a kavuştuğunda
kimseye beş kuruş borcu yoktu. Ardında, helal lokma
yedirdiği evlatları ile bir evden başka bir şey de
bırakmadı. Muhakkak az da olsa birikimleri vardı, ama
miktarı ne kadardır bilemiyorum. Bana göre onun bize
bıraktığı miras, yaşantısıyla özdeşleşmiş tasarruf
tedbirleriydi. O tedbirleri uygulayabilsek, en büyük
servetin sahibi biz olabiliriz.
Ali Dede'nin uyguladığı tasarruf tedbirlerinin ne
kadarını kendimiz uygulayabiliyoruz?
***
Lüzumsuz yere gün boyu yanan bir ampulün, bir yıllık
harcamasının ne kadar olduğun biliyor musunuz? 100'lük
bir ampul, bir gün lüzumsuz yere yanınca, yılda 876
Kilovat saat elektrik tüketiyor. 876 kilovat saat
elektrik için, bugünkü tarife yılda ile 130 YTL fazladan
para ödüyoruz. Bu, sadece bir tek ampulün tükettiği
elektrik karşılığında cebimizden çıkan para.
İsrafımızın hangi birini sayalım ki?
İşyerlerinde sabah açılıp, akşama kadar boş boşuna
çalışan bir bilgisayar. Damlayan bir musluk. Lüzumsuz
yanan bir ampul. Günde 3-5 YTL verilen sigara. 20
dakikalık yol için binilen minibüs ücreti. Eskimeden
atılıp, yenisi alınan elbiseler. Diğer yüzü
kullanılmadan buruşturup attığımız kağıtlar. Bir kere
kullanıp çöpe attığımız CD'ler. Gün boyu yakılan
klimalar. Sabit telefon faturası, cep telefonu faturası,
konturu..
Evimizdeki lüks eşyalarımız. VCD, Müzik seti,
televizyon, klima, bilgisayar, buzdolabı, çamaşır
makinesi, bulaşık makinesi, ütü, saç kurutma makinesi,
elektrikli şofben, su ısıtıcısı gibi onlarca çeşit eşya
muhakkak ki zamanın ihtiyaçları haline gelmiş, lüks
olmaktan çıkmıştır. Ama bu eşyaların daha tasarruflu
şekilde kullanılmasıyla, kazancımızın boşa gitmesini
engellemeli, tasarruf eder hale geçmek zorundayız.
Bu tedbirleri önemsemez, karşılığında hiçbir şey
ödemeyecek gibi davranmaya devam edersek, sonumuz hiç
iyi değil.
Tasarruf tedbirleri üzerine bir hikaye anlattıktan
sonra, cimrilikle tasarruf arasındaki farklılıkları
özetlemek istiyorum.
Ali Dede örneğindeki tasarruf, kısıtlı olan kaynağın, en
iyi şekilde idare edilerek bir evin yönetilmesini
sağlıyordu. Geliri az olduğu için, Ali Dede'den daha
fazla tasarruf tedbiri uygulayan Mustafa Hoca'dan hiç
bahsetmeyeceğim.
Peki, imkanları olduğu halde, tasarrufu elden
bırakmayanlara ne demeli?
Tasarruf elbette güzel bir şey ama imkân olduğu halde
harcama yapmaktan kaçınmak, gözünün gördüğünü ağzının
görmemesi cimriliktir.
Cimrilik; harcanması gereken malı sarf etmekten
kaçınmak, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına
bir şey vermekten çekinmek anlamı taşır.
Cimriliğiyle meşhur adamların hikâyelerini derledikçe
vermeye çalışacağım. Cimrilik, başkasına bir şey
vermekten çekinmek anlamı taşıyınca, Allah'ın Bakara
suresi 261. ayette bildirdiği şu husus ne güzel bir
öğüttür: Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu,
yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir
tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah
lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
Yani, imkânı olduğu halde, Allah rızası için harcama
yapan kişiye Allah 1'e 700 öneriyor.
Allah hepimizi yoklukta şükreden, azda kanaat eden,
varlıkta ihsan eden kullarından eylesin.
Mustafa KÖSE / Urfa
04.10.2007
................................
Yazarın diğer
yazıları:
Sabırlı
Çiftci ve karşılığı
|